Ah İstanbul ah...


Ah İstanbul ah...

Tanrı Zeus, İo adında bir kıza aşık olur ve eşi Hera’yı onunla aldatır. İo Zeus’dan hamile kalır. Ancak günün birinde, kaçak aşk yaşayan bu ikiliyi Hera fark eder. Tam yakalanacakları anda, Zeus kendisini bulut’a, aşkı İo’yu da ineğe dönüştürür. Ancak Hera aptal değildir. Durumun farkındadır. Zeus’tan ineği kendisine hediye etmesini ister. Aslında kıskançlıktan çatlamaktadır. Bu nedenle, ineğe dönüşmüş İo’ya bir sinek musallat eder. İo sinekten kaçarken, bir boğaz’a gelir ve karşıdan karşıya yüzerek geçer. Geçer geçmez de oracıkta bir kız doğurur. Adını Keroessa koyar. Bu kız serpilip genç kız olduktan sonra, denizlerin tanrısı Poseydon ile evlenir. Bu evlilikten bir oğlan dünyaya gelir. Çocuğun adını Vizas koyarlar. Vizas büyüdüğünde, doğduğu yerde ve kendi adını taşıyan bir şehir kurar.

 

Şehrin adı Vizantion’dur. Bazılarına göre ise, Antik Yunandan gelen Vizas’ın MÖ 667’de kurduğu şehirdir Vizantion. Onun şerefine adlandırılmıştır. Zamanla bu şehir, halk arasında sadece ‘Şehir’ anlamına gelen ‘Poli’ adıyla anılır. Daha sonra yaygınlaşan ‘İs tin Poli = Şehir’e’ söyleminden Türkçeye çevrilen adıyla İstanbul olur.

 

Evet, İstanbul…

Bu şehirde yaşıyorum artık.

Size bu şehrin tarihinden değil, bugün itibarıyla içinde yaşayan toplumundan söz etmek istiyorum. Daha doğrusu, içimi dökmek istiyorum. Aslında İstanbul’dan söz etmek, Tüm Anadolu’dan söz etmek demek…

 

Hani derlerdi ya; ‘İstanbul’un taşı toprağı altın’ diye, bu nedenle, çantasını kapan İstanbul’un yolunu tutmuş. Anadolu’nun her yöresinden, akın akın insan yığınları gelmiş buraya. İnsanlar gelirlerken, neleri vardıysa beraberlerinde getirmişler. Geleneği, örfü, adedi, töresi möresi, ne bulduysalar buraya taşımışlar…

Dolayısıyla İstanbul, ciddi anlamda Türkiye’nin bir aynası gibi oldu.

 

Güzel bir yer aslında…

Kabataslak bakıldığında, Marmara kucağında, Karadeniz arkasında, Vosforos (Bosphorus=İstanbul Boğazı) kemer gibi belinde, harika bir güzellik… Güzel bir coğrafya için ne gerekiyorsa hepsi var. Ancak detaylı bir araştırma yapılsa, yaşam adına altından artık altın değil, teneke bile çıkmadığı belli oluyor. Tabii ki bu benim için böyle… Kimilerine göre belki cennetten de âlâ.
Kim bilir…

 

 

 

1989’da yurt dışına çıktım

Yıl 1989, Yunanistan’ın başkenti Atina’ya gurbete çıktım. Bir yıl sonra da ailemi yanıma aldım. Epey bir müddet değişik semtlerinde çalıştım. Daha sonra, 1992 baharında, merkeze yaklaşık 40 km uzaklıkta bulunan ve şehrin kuzeydoğusuna düşen Nea Makri semtine taşındık. Sahilde ve gelişmekte olan bir yerdi. Makri, bizim Muğla/Fethiye’nin eski adı. Mübadele sonucunda Fethiye’den tehcir edilenler oraya yerleştirilmiş. Orası eskiden sazlık ve sivrisinek yatağı bir yermiş. Buna rağmen, yerleşmek zorunda kaldıkları bu yere “Yeni Makri” anlamına gelen “Nea Makri” ismini koymuşlar. Yani orası, Fethiyeli Rumların “Yeni Fethiye”si olmuş.

 

Ancak, her ne kadar eski Fethiyelilerin kurduğu semt olsa da, zamanla Fethiyeliler azınlıkta kalmış. Semte farklı yerlerden önemli oranda göç olmuş. Bir de yabancılar hesaba katıldığında, ortaya kozmopolit bir semt çıkmış. Sahil boyu dizilmiş balık restoranlar, cıvıl cıvıl gençliğin dolup taştığı kafeteryaları ile sosyal yaşam adına şahane, üstelik yemyeşil bir yer. Yaz aylarının bir başka tadı olurdu Nea Makri’de. Çoğu kez arkadaşlarla buluşur sahile gider, orada çadır kurar, gece yarılarına kadar piknik yapar eğlenirdik. Kısacası, her açıdan tam da yaşanacak yer Nea Makri. Denizi pırıl pırıl, insanı sıcak olan o yerde büyüyüp şekillendik de diyebilirim. Uzun yıllar orada ailece yaşadıktan sonra, malum ekonomik kriz yüzünden geri dönmek zorunda kaldık.

 

 

Türkiye’ye geri döndük

Ailemle birlikte taşınmadan önce, Türkiye’de nereye yerleşeceğimiz konusunda epey bir kararsızlık yaşadık. Neticede İstanbul’u seçtik. Çünkü Yunan iş adamlarına rehberlik yapmayı düşünüyordum. Bu iş için en ideal yer İstanbul’du. Bir gün ön keşif için, tek başıma çıkıp geldim.

 

Boynuzlu selâmlaşma karşısında şok oldum

İlk şoku, adını 'boynuzlu selâmlaşma' koyduğum uygulama karşısında yaşadım. İstanbul'da henüz ilk günümdü. Daha önce telefonlarını aldığım birkaç arkadaşımı aradım. Buluşmak için randevuleştik. İlk karşılaştığım arkadaşımla merhabalaşırken, beni boynuzlar gibi bir hareketi oldu. İçimden'herhalde şaka yapmaya veya samimiyet göstermeye çalıştı' diye düşündüm. Sonra ikinci karşılaştığım kişi de aynı şeyi yapınca, üçüncü kişiyi elimle durdurdum. Bu uygulamanın ne zamandan beri Türkiye'de hakim olduğunu ve nasıl yayıldığını sordum. Önceleri bu uygulamayı MHP'liler yapıyormuş. Bu iş onların icadı imiş ama kısa zamanda sağcısı solcusu, ihtiyarı genci bu uygulamaya alışmış. Aman Allahım... Ben gurbete çıktığımda böyle bir şey yoktu. Nasıl oldu da bu kadar Türkiye geneline yayılabildi ki bu uygulama? Anlaşılır gibi değil. O kadar ciddiyetsiz bir hareket olarak algıladım ki bunu, o andan itibaren bu boynuzlama işinden nefret etmeye başladım. Belki akıntıya karşı kürek sallamak gibi ama şimdi artık birisiyle karşılaşırken, böyle davranmaması konusunda, elimden geldiğince karşımdakini uyarmaya çalışıyorum.

 

Yoğun sirkülasyon beni etkiledi.

İlk günlerde İstanbul’un yoğun nüfusu ve trafiği karşısında, adeta sarhoş gibiydim. Pek detay gözleyecek durumum yoktu. Taşınacağım bu kentin ekonomik sirkülasyonu karşısında adeta büyülendim. Karınca misali; millet sürekli geziyor, dolaşıyor, alışveriş yapıyordu. Para mı dayanır, İstanbul adeta bir vakum gibi. Neyse ki bu şehirde epey akrabam ve arkadaşım var. Sağ olsunlar, yaklaşık bir ay kadar, neredeyse elimi cebime sokmadan İstanbul’da kalabildim. 'Bu şehirde iş bulup çalışamayan, başka hiç bir yerde iş bulamaz' diye düşündüm. Sonrasında taşınma kararı aldım. Atina’dan ev eşyalarımızı bir TIR’a yükleyip, Erenköy / İstanbul gümrüğüne ailece dayandık.

 

Eşyalarımızı almak için haraç ödedik

Geldiğimizin ertesi günü, gümrüğe gidip eşyalarımızı alması için bir gümrükçü ile buluştuk. Bu gümrükçüyü bize öneren, TIR şirketinin adamlarıydı. Adamı bulup, Atina gümrüğünden çıkardığımız eşyaların listesini verdik. Bize, ‘elinizde başka kâğıt yok mu’ diye sordu. Biz de ‘hayır, yok’ diye cevap verdik. Sonra oturup bize çıkacak olan zorlukları anlattı durdu. Ona bir türlü inanmak istemiyorduk. Kendi kendime ‘herhalde işleri zora sokup bizden haraç almayı amaçlıyor’ diye düşündüm. Sonra adamdan ayrıldık. Önüme çıkan gümrük memurlarına durumu anlatıyor, onların da bu konuda fikirlerini almaya çabalıyordum. Nihayet olayı çözdük. Meğer Atina’da bulunan Türk Elçiliğinden ‘İkametgâh Taşıma İlmühaberi’ almalıydık. Bu nedenle eşyalarımızı almakta epey zorlandık. Gümrük müdürüne dahi çıkıp sorunu anlattım. Bana, ‘Bu eşyalardan çöp bile alamazsın!’ diyerek ‘boşuna uğraşma ve kimseler seni kandırmasın!’ diye de öğüt vermiş. Sonuçta başka bir gümrükçü ayarlayıp, bir yolunu bulup eşyalarımızı alabildik. Halen bazı işler haraçla oluyormuş demek…  Artık İstanbullu olmaya ilk adımlarımı çoktan atmıştım.  

 

 

Gözü kapalı yerleşecek semt aradık

İstanbul’da hemen ev tutamadık. Zaten hangi semte yerleşeceğimiz konusunda fikrimiz yoktu. Biz geldiğimiz yere benzer, trafiği olmayan, park sorunu sıfır, yeşili bol, sessiz sakin bir yer arıyorduk. İstanbul’un hiçbir yerini tanımıyorduk. Bazı akraba ve arkadaşlarımıza soruyorduk, fakat onların dediği semtler de pahalı semtlerdi. Mutlaka ucuz, fakat aradığımız nitelikte yerler bulunmalıydı. Dolayısıyla, bize uygun bir semt bulup yerleşene kadar, bir akrabamızın evinde misafir kalıyorduk. İlk yirmi günü ailece misafir olarak geçirdik. Ben sürekli İnternetten ilânlara bakıyor ev arıyordum. Tabii ki semt ararken, kiralara da dikkat ediyordum. Hem aradığımız nitelikte bir yer hem de kiraları cebimize göre olmalıydı. Yoksa parayı veren her yerde düdüğü çalar. Paranız bolsa, İstanbul’un orta yerinde kendinize cennetten bir köşe de kiralayabilir, satın da alabilirsiniz.

 

Günün birinde, İnternette ilân sitelerinin birinde dubleks bir daire buldum. Fotoğraflarından şahane bir eve benziyordu. Ev Yenibosna’daydı. İçimden, ‘hem Yeni hem de Bosna… Burası, Avrupai bir toplumun yaşadığı yer olmalı’ diye düşündüm. Eşimi alıp Yenibosna’ya doğru yollandık. Emlakçının tarifi üzerine, kendimizi bir mahallede bulduk. Ne İstanbul’u, ne şehri? Daracık sokaklar, etrafta çöpler, yığın kadar çocuğun sokakta oynarken bağrışmaları, şalvarlı ninelerin kapı üzerinde oturup örgü örmeleri, tam da yığınlar halinde yaşanan bir köyü andırıyordu.

 

Yanlış anlaşılmasın; insanların giyimi kuşamını yadırgamıyorum! Köydeki akrabalarımızın eşlerinin tamamı kapalı insanlar. Ancak ‘Kent Kültürü’ diye de bir şey var. Açık alanda veya kırsalda istediğinizi giyebilirsiniz. Ancak farklı kültür kitlelerinin içerisinde ortak bir yaşam biçimi olmalı! Örneğin be kendim İstanbul gibi yerde, kısa şortla gezinmeye çekiniyorum. Plajda ferace giyemezsiniz. Her şeyin ve her yerin bir adabı vardır.

 

Bir an, eşimle göz göze bakıştık. Birbirimize söyleyecek kelime bulamıyorduk. Gelmiştik bir kere. Evi görmeden de gidemezdik. Emlakçıyla randevumuz vardı. Az sonra emlakçı arkadaş geldi ve bizi eve çıkardı. En üst katta dubleks bir daire. Apartman yeni. Daire sıfır. Salon pencereleri muhteşem bir görüntüden taraf… Koca bir alanı panoramik seyretmek mümkün.

Aman Allah’ım… Manzara, çanak antenlerinden ibaret… Çatılar berbat, estetik sıfır, ustalık her bir şeyin altında… İnanın dünya üzerinde, o kadar çanak anteni bir arada göremezsiniz. Şehir değil, adeta bir Çadırkent… Tabii ki ‘bu karmaşık yapı bu hale gelesiye devlet neredeydi’ diye de bir soru geldi aklıma.

 

Emlakçıya teşekkür edip aşağı indik. Eşim ağlayarak ters istikamete doğru yol almaya başladı. ‘yahu gel, bir gelip baktık. Buraya yerleşecek değiliz hoş’ deyip gittiği istikametten çevirdim. Bir taksiye atlayıp oradan uzaklaştık.

 

Agresif bir toplumla karşılaştık

Günün birinde evde otururken, dışarıdan bağırtılar geldi kulağımıza. Birileri ‘adam gitti, öldürdüler’ diye bağırıyordu. Balkona çıkıp olayın bir kavgadan ibaret olduğunu anlayana kadar polis gelmiş ve ortalık sakinleşmişti. Daha sonra birinin diğerini bıçaklayıp öldürdüğünü öğrendik.

 

Yirmi iki yıllık yurtdışı hayatımda böyle bir olaya rastlamamıştım. Hatta değil öldürmek, birinin diğerine yumruk attığına dahi şahit olmamıştım.

 

Televizyonlardan yılda bir bazı ekstrem olayları duyardık ama bizim semtte kesinlikle böyle şeyler olmazdı. Şok olduk tabi. Artık yavaş yavaş, geldiğimiz yerin kalabalık ve tehlikeli olduğunun farkına varmaya başlamıştım.


Günün birinde, bir minibüsle yolculuk yapıyorum. Bir ara, yolculardan birisi şoförden daha hızlı gitmesini istedi. İşe geç kalıyormuş. Şoför de kendisine, hızlı gidemeyeceğini, durağa belli bir saatte varması gerektiğini söyledi. Bir iki ağız dalaşı derken, küfürler havada uçuşmaya başladı. Ardından da kavga kaçınılmaz oldu. Köşeye yapışırcasına cama doğru yanaştım. Öylece, kazara gelebilecek saldırıdan kendimi korumaya çalıştım.

 

Bir defasında da üç arkadaş, arabayla yolda ilerliyorduk. Dönemeçli bir yol çıkışına henüz varmıştık ki,

önümüzdeki cip ansızın yolun sağında durdu. Bizim şoför için sol şeride anında geçmek mümkün değildi. Kalabalık bir trafik akışı vardı. Önümüzde duran cipe korna çaldı. Çalmaz olaydı. Direksiyonu kırıp sol şeride geçti ve tam ciple yan yana geldiğinde, cipin içindekiler laf atmaya başladı. Sayısal olarak eşittik. Ancak onlar saldırgan gözüküyordu. Hem kim bilir üzerlerinde silah da olabilirdi. Bir an birbirimizin gözlerine baktık. Sonra bizim şoförü ikna edip yola koyduk. Böylece muhtemel bir belâdan kurtulmuş olduk.

 

Başka bir gün, yine minibüsle yolculuğum sırasında, şoför ansızın frene basarak arabayı durdurdu. Bütün yolcular, hepimiz ön koltuklara yapışacak gibi olduk. Henüz kendimize gelmemiştik ki, bizim minibüsün şoförünün hızla arabadan inip karşıya doğru ve hızla koştuğunu fark ettik. Daha sonra öğrendik ki; başka bir minibüs şoförü ile vatandaşın birisi dalaşıyorlarmış. Bizim şoför de meslektaşına destek için koşuyormuş.

 

Genelde kendi arabamla sağa sola gitmeme ve aşırı dikkat etmeme rağmen, dört beş kez saldırıya uğramaktan kıl payı kurtulabildim. Kısaca; insanın İstanbul sokaklarında her an başına bir iş alması işten bile değil. İnsanlar kefeni koltuğunda mı yola çıkar bu şehirde bilinmez…


‘Sokak korkusu’ denilen korkuyu hiç tanımıyordum. Alışkın değildim. Böylece, beynimde yeni bir korku daha yer edinmeye başlamış oldu.

 

Avrupa’nın herhangi bir yerinde sokağa çıkıp, sağa sola bakarak insanların değer bildiği (tanrı, din, gelenek, vb.) öğelere herkesin duyacağı şekilde bağırarak küfretseniz, insanlar sizin için ancak ‘vah zavallı, adam çıldırdı, acaba kim ne yapmış buna’ diye acıyarak yaklaşırlar. Türkiye’de bunun karşılığının ne olabileceğini sanırım tahmin edersiniz.

 

Muhafazakâr bir toplumun yaşadığı semte taşınmışız

Nihayet bir semt bulmuş, henüz yeni taşınmıştık. Semtimiz yeni bir yerleşim yeriydi. Apartmanların TOKİ tarafından, deprem sonrası ve depreme dayanıklı imar edildikleri söyleniyor. Aralıklı, bahçeli, otoparklı ve en iyisi dış izolasyonlu binalar. İstanbul’un dayanılmaz kaos ortamına nazaran çok rahat, havadar bir yer. Ancak kısa sürede, buranın aşırı muhafazakâr bir toplum tarafından iskân edildiğini anladık.

Örneğin; İstanbul’un her yerinde epey oranda feraceli bayana rastlamak mümkünken, burada üç, belki de dört katıdır. Öyle ki, zamanla artık normal giyimli kadınları göremez olduk. Sanki gözlerimiz sadece feracelileri görür oldu. Yine de yaşayacağımız bu semtin insanlarına bakıyor, olur ya, bir vesile doğar da birileriyle bir iletişim kurarız diye bekliyorduk. Nerede olursanız olun, hangi kültürel yapı içerisinde bulunursanız bulunun, yalnız yaşanılmaz ki… Ne gibi etkinlikler oluyor diye, duvar panolarına asılı pankart veya afişlere her zaman dikkat ediyor, katılabileceğimiz bir etkinlik var mı diye bakıyorduk.
Nafile…
Genelde dini etkinlikler çerçevesinde konuşma veya söyleşilerle ilgili ilânlar asılıydı panolarda. İnanamayacaksınız ama, ilân edilen konuşmacılar arasında Araplar bile vardı. Sanki dini açıdan Arapların söyledikleri daha muhkemmiş gibi Arap bulup getirip konuşturuyorlar. Ne diye ve kim bulup getirir bunları anlamam ya neyse… Kim bilir ülkesinde beş para etmeyen basit kişiler, burada hacı veya hoca efendi kesiliyordur. İnanılır gibi değil ama unvan olarak adının önüne ‘Hz.’ eklenenlere bile rastladım. Falan filan hazretleri anlamında…

 

Zaman gazetesi kapıda ve bedava

Daha doğru dürüst evimizi dahi tanımamışken, kapıya bırakılan ‘Zaman Gazetesi’ ile karşılaştık. Adamlar getirip, naylon poşetiyle kapı koluna asıyor. Yani biz gazete almaya gideceğimize, gazete bize geliyordu. İlk birkaç gün, bırakılan gazeteyi almadım. ‘Benden önce evde oturana getiriyorlardır’ diye düşündüm. Sonra kapıcıya sordum, ‘kim bırakıyor, kim için bırakıyor’ diye. ‘bedava bırakıyorlar’ dedi. Sonra bir iki defa alıp okudum. Tam alışacaktım ki kestiler. Sonra bir gün bir halk otobüsü arkasında bu gazetenin bir reklamını gördüm. Dikkat ettim. Aynen şu yazıyordu; ‘Bize bir milyon tiraj yakışmaz, milyonlar gerek’. Bizim eve bırakılan gazeteleri düşündüm de, ‘gidip yetmiş beş milyonun kapısına bıraksınlar, tirajları artsın. Ne diye durup ağlanıyorlar böyle?’ diye geçti içimden.

 

Hoş geldin diyen olmadı

Kendimi bildim bileli, Anadolu insanının misafirperverliğinden söz edilir. Hep öyle olduğuna inanırdım. En Müslüman semtte yaşamama rağmen, bu semte taşınmam neredeyse bir yılı doldurmak üzere ama bugüne kadar bize ne ‘hoş geldiniz’ diyen var ne de ‘kimsiniz, nesiniz’ diye soran. İki kez kapımızı çalanlar oldu. Birisinde evde yoktum. Kapıya eşim çıktı. Karşılaştığı manzarayı bana anlattığında, hem güldüm, hem de sinirlerim tepeme fırladı. Üç Afganvari giyimli adam zile basmış, sonra da arkalarını kapıya dönerek beklemişler. Eşim kapıyı açınca, yüzlerini göremedi çünkü arkalarını dönmüşlerdi. Şaşkınlık içerisinde bakarken, adamlardan ses geldi, ‘beyinize söyleyin; akşama alt dairede Kur’an tilaveti var, gelsin!’. Şaştım kaldım; ‘Bir daha gelirler de ben evde olursam, onları kesin terslerim’ diye geçti içimden. Eşimi, bir daha kapı dürbününden bakmadan kimseye kapıyı açmaması konusunda uyardım.

 

Bir defasında da komşumuz olan bir kadın gelmiş, yine Kur’an okumaya davet etmiş. Tabi ki gitmedik. Kapımıza bir daha da uğrayan olmadı. Birde bizim hep bir asansör konumuz var, ev içi konuşmalara malzeme olur. Günün birinde asansörü çağırdım, gelince de kapısını açarken, dış kapıdan içeri bir kadın girdi. Kendisini bekleyerek asansöre buyur ettim. Girmeye çekindi sanırım. Teşekkür bile etmeden öylece duraksadı. Durumu fark edince binip yukarı çıktım.

 

Bir başka gün, aşağı inmek için asansöre bindikten sonra, bir alt kattan çağrı yapılmış ve asansör o katta durmuş. Kapı açıldığında ise, çağrıyı yapanın bir kadın olduğunu gördüm. Asansör kapısını açmasıyla kapaması bir oldu. Bir iki derken, meğer asansörde erkek olursa, kadınlar içeri girmiyorlarmış. Bunu da böylece tecrübe edinmiş olduk. Ama benden önce bir bayanın asansörü çağırıp da boş asansörü kullanması karşısında beklemek zorunda kalmam, benim için oldukça sinir bozucu.

 

 

 

 

 

Migros’ta dahi içki bulamadım

Aslında pek içki kullanmam ama canım çekti, ‘gidip bir şarap alayım’ diye düşündüm. Evden çıkıp gittim. O market senin bu market benim, semtte bulunan Migros süpermarketinde bile içki bulamadım. Sokakta birilerine; ‘içki nerede satılır’ diye sormaya da cesaret edemedim. Eli boş geriye eve döndüm. Ertesi gün başka bir yol denedim; içki değil de ‘Tekel Bayii’ni sordum. Nihayet semtin bir köşesinde içki satan ufak bir tekel bayii bulabildim.

 

Adam yerine bile konmadım

Aylar gelip geçti ve sonuçta kışa girdik. Hava değişikliği yüzünden olsa gerek, sık sık gribe yakalanmaya başladım. Hatırlamıyorum ama bu yaşıma kadar üç beş kez grip olmamıştım. Ama burada gripten bir türlü kurtulamıyordum. Vücudum oldukça hassas hale gelmiş olmalıydı.

 

Günün birinde kapıldığım grip, beni aşırı halsiz düşürmeye başlayınca, ilk defa bir doktora görünmek ihtiyacı duydum. Bulunduğum semtin Sağlık Ocağı’na gittim. İçeri girdiğimde, ‘Enformasyon’ bölümünde türbanlı bir bayanla karşılaştım. Devlet dairelerine de başörtüsü girmiş. Buna da alışkın değildim. Tuhafıma gitti bir an. Sonra beni, doktorların olduğu bir odaya yöneltti. İçeri girdiğimde, kendimi İran’da hissetmeye başladım. İçerde iki bayan doktor bulunuyordu ve ikisi de türbanlıydı. Birisi bilgisayar başındaydı ve yüzünü dahi çevirip bakmadı. Diğeri ise ne istediğimi sordu. Durumumu anlatmaya başladım. Daha bitirmeden bana, ‘aç bakayım ağzını’ dedi. Elindeki elektrikle, koca masanın öte tarafından boğazıma bakmaya uğraşıyordu. Saniyeler sonra ne anladıysa artık, reçete yazıp beni gönderdi. Dışarı çıktığımda, bana yapılanı anlamaya çalıştım ancak.

 

Avrupa tarafında bir domuzu veterinere götürseniz, veteriner ona bakmak, onunla ilgilenmek zorundadır. Demek ki bu doktor (!) hanım, beni insan yerine bile koymadı. En azından basit bir bronş dinlemesi bile yapmadı. Sinirlendim. O gün daha da fenalaştım. Neyse ki zamanla gribim geçti.

 

 

 

Eskiden üniversiteden kovulan türbanlıları desteklerdim

Eskiden türbanla üniversitelerden kovulanlara acırdım. Onlara haksızlık yapıldığını düşünür, olaya demokratik bir sorun olarak yaklaşırdım. Ama artık o eskide kaldı, artık fikrimi değiştirdim. Sorun demokrasi sorunu değil, tamamen siyasal.

 

 

Sonra dinde var olan ‘setrü avret = avret yerini kapama’ sınırını kim koydu? Kıskanç Arapların koydukları sınırlar neden bizim için sınır olsun ki? Sınırı tek göze, hatta ağ biçiminde örülmüş bir bezle sıfır göze çekenler var. Neredeyse kadının zerresi dahi avret olmuş çıkmış. Pes yani… Ayrıca kriminal olaylarda, saç rengi ve yüz şekli tespiti oldukça önemlidir. Aşırı kapalı halde kalabalık bir şehirde gezinmek, oldukça tehlikeli bir durumdur. Feraceli birisi size ateş edip öldürse, kimse onun kim olduğunu bilemeyecek, saç rengi ve yüz şeklini tespit dahi edemeyecek. Bu açıdan bu giyim tarzı, demokrasi çerçevesinde olağan görülemez, görülmemelidir!

 

Birde kendime; ‘etrafında dolaşan yüzde yüzü kapalı, siyah çarşaflı kadınlar varken, tam aksi olan bir durumla, yani çırılçıplak dolaşabilir misin?’ diye sordum. Cevap kısmı ilginç geldi; ‘linç edilebilirsin’… O halde bu giyim tarzı bir kültür veya inanç gereği değil, ancak ve ancak başkalarının hakkına saygısızlık olabilir.

 

Halıları tepenize silen komşular

Belki her semtte değil ama toplumsal kültür düzeyinin düşük olduğu yerlerde yaşanan bir diğer sorun, kimsenin sizi uyarmadan balkondan aşağı sarkıttığı halıları döverek temizlemeye çalışmasıdır. Pencereniz açıktır, değildir, içeceğinize ve yemeğinize toz düşer, kıl kaçar, kimsenin umurunda olmuyor. Onlara karşı çıkacak olsanız, bir şey diyecek olsanız, başınıza belâyı almışsınız demektir. Yapmanız gereken, diyecek olduğunuz şeyi geri bastırıp, yutkunarak pencerenizi kapatmaktır. Bu durum, İstanbul’un epeyce bir semtinde rastlanabilen bir durumdur.

 

 

Gergin ortamlarda bayrak asma

Herhangi bir yerde devlet güçlerinden bir kayıp yaşanmasın, pencereler bayraktan geçilmez oluyor. Balkon demirlerine veya binadan binaya bağlanılan iplerle bayrak sarkıtılıyor. Öyle ki, penceresinde bayrak olmayanlar, sanki olayı kınamıyor veya ortaya çıkan terörü destekliyor gibi gözüküyor. Garip bir gerginlik yaşanıyor. Artık eleştirel sözlerinize daha fazla dikkat etmek veya siyasi konuları hiç açmama gibi bir çabaya giriyorsunuz. Kim ne der bilmem ama, ciddi bir mahalle baskısıdır bu. Böylece, ‘mahalle baskısı’ dedikleri şeyi iliklerimde hissetmeye başlamışım bile. Bazen arkadaşlar söz ederlerdi de, ne olduğunu pek anlayamazdım.

 

Türkiye’ye ilk geldiğimde, sık sık asılı olarak gördüğüm bayraklar karşısında da, ‘acaba bir bayram mı var’ diye kendi

kendime sormuştum. Sonra baktım ki, her gün yerlerinde asılı duruyorlar. Neredeyse her semtte, koca gönderlere çekilmiş bayraklar bulunur. Sanki birilerine ‘bakın burası Türkiye ve bu topraklar bizim’ dercesine garip bir durum sezinliyorum. Sanırım bu da histerik bir durum arz ediyor.

 

Bir defasında ‘Ayasofya Müzesi’ne Yunanlı bir arkadaşımı götürmüştüm. Birde ne görelim, ‘bakın, sizden aldık’ der gibisine, giriş tarafına koca bir Türk bayrağı asılmış. Sanırım bu halk, hakim olduğu topraklarda henüz ev sahibi hissiyatına ulaşamamış gözüküyor.

 

 

Fantezi dünyam bile değişmeye başladı

Zaman geçerken, artık gördüğümde sinir olduğum siyah feraceli bayanlara alışır oldum. Bazen evimin penceresinden geçenleri seyrediyorum. Onları görünce, gece ay ışığında, hafif rüzgârda uzun etekleri arkaya doğru bir bulut gibi

sarkmış peri güzelini hayal ediyor, görüntüden romantik bir fantezi yaratmaya çabalıyorum. Hafif de rüzgâr varsa, tam da istediğim görüntü oluşuveriyor. Fantezinin sınırı mı var. Saç ve göz rengi yerine; artık meme, göbek ve kalçaların yumuşak eğimleri dikkatimi çekmeye başladı. Eğimlerine göre, kapkara ferace içerisinde dahi, arzu edilen güzeli yaratmak cidden çok kolay. Çoğu belki de sahiden güzel… Ama doğrusunu söylemek gerekirse, uzun pardösülü kadınlardan huylanmıyor da değilim. Hele de bu yaz sıcağında, onları gördükçe sıcaktan boğulacak gibi oluyorum. Aslında muhteşem bir tasarım. Kim nasıl düşündüyse, orta yerden baş aşağı uzunca dikimiyle, iki uzun böcek kanadını andıran bir görüntü sergiliyor. Birde şu alttan dar pantolonlu (çoğu kez cin), bazen de mini etekli, başında akropol çatısına benzer büküme sahip eşarp giyen genç kızlar yok mu, müthiş seksi bir hal alıyorlar. Bilmem, belki de bana öyle gelmeye başladı.  Velhasıl, söyleyecek pek fazla şey yok. Memlekete alışmaya çalışıyorum, hoşgörün lütfen…

 

Global ekonomik kriz teğet geçiyor

Taşındığımdan beri doğru dürüst bir iş bulup çalışamadım. Hep hazırdan, cepten gidiyor. Ara sıra İstanbul’a gelen Yunanlı iş adamlarına rehberlik yapıyor, ufak tefek harçlık çıkarabiliyorum.

 

İstanbul’da Yunanlı birisiyle tanıştım. Adı Nikos. Bir gün bana bir teklif getirdi. Taksim’de bir Restoran’da çalıştırılmak üzere, Yunanca bilen ve mutfağa da yardımcı olacak bayan bir eleman aranıyordu. Nikos, ‘senin eşine göre bir iş, gel sizi patronla tanıştırayım’ dedi. Eşimin en azından böylesi zor bir işte çalışması konusunda pek isteksizdik ama, öte yandan da mecburduk. İşe ihtiyacımız vardı. Ertesi gün gidip patronla tanıştık. İş ortamını gördük. Yaklaşık bir dönüm üzerine kurulmuş bir tesis. Çalışma koşullarını ve eşimin alacağı maaşı konuştuk. Yaklaşık dokuz saat çalışacak, asgari ücretten azcık daha fazla bir para alacaktı. Kabul ettik. Eşim çalışmaya başladı. İlk birkaç gün, işin zorluğunun farkında bile değildi. Evin artık bir girdisi vardı diye seviniyorduk. Ancak zamanla, her sabah gidiş bir bir buçuk saat, dönüş de çoğu kez iki saati bulunca, yol üzerinde yaklaşık üç dört saatin harcanması oldukça zor gelmeye başladı. Ancak ne var ki, biz bu işe mecburduk. Adamları da yol üzerinde bırakamazdık. Yakın bir tarih belirleyip, çıkış yapacağını bildirerek işe devam etti.

 

Kısa sürede, Restoran’ın diğer çalışanlarıyla tanışıp kaynaşmaya başladı. Artık onlarla sohbet edebilir hale geldi. Yardımcı olarak yanında çalıştığı aşçısı İzmirli genç bir bayandı. Adı Songül’dü. Eşim ona yakınlaştıkça, eşime dert yanmaya başladı. Maaşını kesik kesik alıyordu. Ama yapacak bir şey yoktu. İşi terk etse, en az iki üç ay işsiz kalabilir, ödemeleri aksayabilir. Songül’ün eşi, kendisini hasta bir çocukla bırakarak, terk edip gitmiş. Çocuğu Songül’ün annesi bekliyormuş. Kendilerine bakacak erkekleri yokmuş. Birde eşi onu terk etmeden önce ona banka kredisi aldırmış, şimdi üzerinde kalan elli bin liralık borç yüküyle boğuşuyormuş. Bu nedenle, işsiz kalma, durduk yerde yeniden iş arama gibi bir lüksü yokmuş. Eşim kendisine; ‘ben ayrıldıktan sonra, daha yakın bir yerde ve daha iyi şartlarda iş arayacağım. Senin için de arayalım. Yine birlikte başka yerde çalışalım’ gibi bir teklifte bulunmuş. O da ‘olmaz, buradan çıkamam. Beni patronun çıkarmasını bekleyeceğim. Belki tazminat alabilirim’ diye cevap vermiş. Songül, kabul olmayacak dua için beklemeye kararlı veya içindeki umudu yaşatmaya mecbur.

 

 

Restoran’ın diğer çalışanlarının durumu da farksızdı. Herkesin bir derdi varmış meğer.

Geçen gün garson Ali’nin evi yanmış, acil paraya ihtiyacı var ama alamıyor. Ailesi çadır kurmuş, dışarıda kalıyormuş. Evi restore etmek için epey paraya ihtiyaçları varmış. Babası ihtiyar. Bir emekli maaşı varmış. Zaten ancak onunla geçinebiliyorlarmış.

 

Daha önce işten ayrılmış başka bir garson, on beş gündür gelip gidiyor, kalan parasını dileniyor ama o da bir türlü alamıyor. Muhasebe bürosuna her girip çıktığında, diğer çalışanlar gözlerinin içine bakıyorlar. Parasını alıp almadığını, gözlerinden anlamaya çalışıyorlar. Eğer gözleri ışıl ışıl değil, yüzünde de tebessüm yoksa, soru dahi sormuyor, soramıyorlar. Sonrasında yavaş yavaş suratlar asılıyor, herkes iş yapar gibi sağa sola dağılıyor. Ortamda garip, buruk bir hava oluşuyor. Durumu bildiğim için, ben bile bu havadan etkileniyor, sanki utanıyor gibi oluyordum.

 

Çay, kahve, vb. bölümüne bakan bayan da dul ve o da Songül gibi genç birisi. Adı Zeynep. Onu da eşi terk etmiş. Onun da bir çocuğu var ve o da ona bakmak zorunda. Kendisi gözlerinden zoru var. Birkaç kez, ona gözü yaşlı rastladım. Neden doktora gitmediğini sordum. Anlattığına göre; yakınları ona bir doktor önermişler. Bu doktor sadece gündüzleri randevu kabul ediyormuş. Bu nedenle bir fırsat bulup henüz gidememiş. Çünkü yerine bakacak başka biri yokmuş.

Daha fazla soru sorup detayları karıştırmak da istemedim. ‘Kim bilir altından ne acı çıkacak’ diye düşündüm. Doğrusunu söylemek gerekirse, içimin burkulmasını istemiyordum. Bir nevi, başkasının derdine kulaklarımı tıkıyordum.

 

Ah şu Songül…

Yine de en ağır yük onun sırtında. Çoğu kez evine geç gidiyor. Evi Avcılar’da ve Taksim’den oraya tam iki saatlik yol var. Sabah akşam o yolu vurmak zorunda. Yani ortalama on-on iki saat iş, üstüne de üç dört saat yol, geriye bir duş alıp, ölü gibi yatmak kalıyor. Özellikle de restoranın grup halinde misafirleri olunca, herkesle birlikte o da sabahlıyormuş. Songül, yaşama dair her şeyden yoksun… O sadece iki nimetinden yararlanabiliyor hayatın; karnını doyurmak ve nefes almak. Ötesi yok. Onun hayatta ne evi ne villası, ne de külüstür bir arabası olacak. O bilgisayar nedir öğrenemeyecek, dizüstü veya tablet PC sahibi olamayacak.

Belki de hiçbir zaman lüks mağaza vitrini göremeyecek, istediği gibi alışveriş yapamayacak. Doğru dürüst, arkadaşlarıyla gülüp eğlenemeyecek, onlarla pikniğe gidemeyecek. Ve o, kim bilir elinde kalan çocuğuyla, bir daha kendisiyle ciddi anlamda ilişki kuracak bir erkek de bulamayacak. Zaman zaman platonik aşklar yaşasa da, gerçek aşkı bir daha yaşayamayacak. Karşı cinsine sevgiyle sarılıp, kanatları altında güven hissedemeyecek. Songül belki de bir daha güzel rüya bile göremeyecek. O, artık düpedüz bir köle… Maazallah, bir hasta olsa, yakınlarına bir şey olsa, kazandığından çok daha fazla paraya ihtiyacı olup harcayacak olsa, kanadı kolu kırılabilir, ailece paramparça olabilir. Bir daha doğrulmamak kaydıyla, birilerine daha kötü şartlarda esir düşebilir. Kesinlikle inanmayacaksınız ama, o bu halde iken, aralarında çıkan bir anlaşmazlık yüzünden, restoran'ın bir garsonu tarafından dahi dövülmüş. Onun için bir Spartaküs bulunur mu bilmem ama o cidden zor durumda.

 

 

Etrafımda tanıdığım, Songül kadar olmasa da, kötü durumda o kadar çok köle var ki, her birini anlatmak mümkün değil. İçimden de gelmiyor zaten. Ama artık, İstanbul’da insanların neden bu kadar agresif olduklarını anlayabiliyorum.

 

Ey kürtajı beyninize takan devlet adamları; önce bu insanlara yardım edin, çocuklarına bakın!

Ama neyinize sizin… Siz zenginlerinizle oturup yiyin, çatlayasıya yiyin… Doyduysanız, yediklerinizi kusun ve tekrar yiyin… Yetmezse alın teri, Songüllerin kanını da için!

 

Artık İstanbul’un ihtişamından tiksiniyorum

İstanbul’un koca ihtişamını düşünüyorum; lüks İşhanları, eğlence merkezleri, gökdelenler, lüks arabalar vesaire… İnanın altında en az beş-on milyonun teri değil, cidden kanı var. Bu nedenle, gökdelenleri gördükçe, ölü insan yığınları görür gibi oluyorum. İhtişama rastladıkça tiksiniyorum.

 

İstanbul’a dair kafamda bakir kalan tek şey ‘Vizantion’ miti. Boğaz’dan her geçişimde Zeus’un kaçak aşkı olan İo aklıma geliyor.