Sancılı geçmişten sessiz sona...


Karadeniz, Mavri Thalasa, Black Sea, Bahr el Eswed ve tarihi adıyla Efksinos Pontos, kısaca Pontos ya da Pontus…

Bu isimleri duyduğunda, herkes kendince bir şeyler anlar. Kimisi için; adım başı ve irili ufaklı akarsularıyla yemyeşil bir cennet, uçsuz bucaksız yaylalarıyla bir özgürlük alanıdır. Kimisi için; Türkçeyi iyi konuşamayan, şivesi bozuk, komik insanlar diyarıdır. Kimisi için de derin devletin yuvalandığı, tetikçilerin kolayca bulunabileceği, farklı düşünceye sahip insanları linç edebilecek derecede fanatizme sahip ve özellikle sol karşıtı bir halkın yaşadığı bölgedir Karadeniz…


Oysa Karadeniz’in daha çok şeyi var. Yaklaşık üç bin yıllık yazılı bir tarihi, içinde barındırdığı çeşitli halkları, edası ve sedasıyla bugüne dek yaşatabildiği farklı dilleri var. Ve artık HES kavgalarıyla gündemde olan, acılı ve sancılı bir coğrafyadır Karadeniz…


Karadeniz’de belirgin olarak üç farklı dil konuşulur. Bunlar; Lazca (aslı Megrelce), Rumca (aslı Helence) ve Hemşince (aslı Ermenice) gibidir.
’Laz’, Helenler tarafından Doğu Karadeniz bölgesinde, özellikle Atina (Pazar) ve ötesinde yaşayan Megrellere verilmiş bir isimdir. ‘Hemşin’, birkaç köy ve kasabayı kapsayan bölgesel bir isim olup, orada yaşayan Ermeni kökenli Müslümanlar için kamufle amaçlı kullanılmış bir isimdir. Aynen ‘Boşnak’ gibi. Halbuki ‘Boşnak’ ismi, Bosnalı olup Osmanlı zamanında Müslüman olan Sırplar için kamufle amaçlı kullanılmıştır. Yani bu kavramlarda bir etnisite yoktur! ‘Rum’ ise, Roma vatandaşı anlamına gelir ve etnik bir isimlendirme değildir. ‘Osmanlı’ gibi… Rumca ise ‘Roma dili’ anlamındadır. Bu dilin asıl adı ‘Elinika’, yani Türkçede ‘Helence’ dediğimiz dildir, Karadeniz Rumcasında ise bu dile ‘Romeyika’ denir. Bu dilin Helenceden Rumcaya geçişinde de kamufle vardır. Hıristiyanlığın egemen olduğu dönemler, Helen adının Paganizmi çağrıştırdığından dolayı, Elinika Romeyika’ya dönüştürülmüştür.


Bu makalede, Karadeniz’in en eski halklarından olup bu coğrafyanın kültürel renklerinden birisini yansıtan, ama hiçbir otorite tarafından tanınmayan ve ana dili Rumca (Helence) olan halkla ilgili kısa bir tarihçe bulacaksınız. Osmanlıdan bugüne, taslak öyküsünü okuyacaksınız. Bu halk bugün Trabzon ilinin Çaykara, Dernekpazarı ilçelerinin toplam köyleri ile Tonya, Of, Sürmene, Maçka ve Bayburt gibi yerleşim bölgelerinde bulunan bazı köylerin iç ve dış (göç edenler ve etmeyenler) nüfusunu teşkil etmektedir. Nüfusu hakkında kesin bir bilgi olmayıp, İnternet üzerinde dolaşan bazı makale ve yazılarda verilen rakamlar tamamen yanlıştır. Eski Rum kaynaklarına göre; mübadele sonrasında, Karadeniz’de kalan ve anadili Rumca olan Müslüman sayısı 190.000 civarındaydı. O zamanlar Anadolu’nun toplam nüfusu yaklaşık 13.500.000 kadardı. Bu veri doğrultusunda Türkiye’nin nüfus artış oranı değerlendirilirse, bu halkın yaklaşık nüfusu bulunabilir. Ancak bu topluma ait nüfusun büyük çoğunluğu, artık Karadeniz’de yaşamamaktadır. Eskiden beri süregelen göçlerle, Anadolu’nun değişik yerlerine göç etmiş, zamanla kültürel aidiyet duygusu erimiş, yeni bir jenerasyon meydana getirmiştir. Bu nedenle Romeyika dili, artık toplam nüfusun çok azı tarafından kullanılmaktadır.

 

Osmanlının hâkimiyeti

Daha önce yaşanılan sürekli dış saldırılar ve farklı politik hatalar sonucunda tamamen zayıflamış, önemli oranda da Müslümanlaşmış Doğu Roma’nın (Bizans) artık sonu gelmişti. Aç kalan yığınlar devlet otoritesinden kopup, farklı çeteler ve Anadolu’nun önemli kesiminde hüküm sürmeye başlayan farklı güçlerle işbirliğine gidiyordu. Bu nedenle, Anadolu’da Müslüman kesimin öncülüğünü yapan Osmanlı, büyük bir güç ve nüfus patlaması yaşamıştı. Neticede, Hıristiyanlığın en büyük merkezlerinden biri olan İstanbul 1453’te fethedilerek, bin küsur yıllık Bizans’ın sonu getirilmişti.


Ancak ne var ki, İstanbul’dan sonra fetih sırası Trabzon İmparatorluğu’na gelmiş, Fatih Sultan Mehmet ordusuyla birlikte oraya doğru yönelmiş, 1461’de orayı da teslim almıştı.

 

Osmanlılar’ın Trabzon’u ele geçirmeleri (26 Ekim 1461)
Fatih Sultan Mehmet, 1453 yılında İstanbul'u ele geçirip Bizans’a son verdikten sekiz yıl içerisinde gerekli hazırlıkları yaparak, 1461’de Trabzon'u kuşatır. Bizzat kendisinin yönettiği ordu tarafından kuşatılan Trabzon İmparatorluğu’nun başkenti Trabzon, kuşatmaya uzun süre dayanamayarak teslim olmak zorunda kalır.

Trabzon’a giriş aşaması konusunda farklı anlatımlar söz konusudur. Laonikos Xalkokondilis, İmrozlu Kritovulos, Alman tarihçi Jac. Fallmerayer, Odiseas Lamsidis, gibi ünlü yazarlardan alıntı yaparak yazan son dönem yazarlar, Fatih ve ordusunun Trabzon’a giriş hikâyesini şöyle aktarmaktadırlar: Osmanlı ordusu ile 32 gün boyunca Trabzon dışında mücadele veren İmparator David’in ordusu, sonuçta başarısız kalır. Osmanlılar’ın şehri kuşattığını ve kurtuluşunun olmadığını anlayan son İmparator David, şehir halkına zarar verilmemesi ve servetine dokunulmaması şartıyla, şehri teslim etmeye razı olabileceği düşüncesini Fatih’e ulaştırır. Bu çerçeve’de Fatih ile bir anlaşmaya gidilir. Böylece; 15 Ağustos 1461’de Fatih ile yeniçerileri Trabzon’a girdiler. Fatih ile yeniçerileri şehre giriş yaparken, öte yandan İmparator David, daha önce Fatih ile anlaştıkları gibi; çocuklarını, bazı yakınlarını ve hazinesinin bir bölümünü yanına alarak, deniz yoluyla Makedonya’ya doğru yola çıktı. Ancak anlaşmada bulunanların bütününe uyulmadı. Fatih Trabzon’a girer girmez, katliam ve talan başladı. Halkın bir bölümü hemen Müslüman olarak Fatih’in emrine girdi. Bir kısmı ise şehrin dışına kaçtı. Şehrin bir bölümüne Azaplar (Gayri nizamı askerler) yerleştirildi. Yüzlerce çocuk yakalanıp toplandı. Bu çocukların sadece 800 civarı yeniçeri olmak için ayrıldı. En güzelleri de haremlerde kullanılmak üzere ayrıldı.[1]

Farklı bir kaynakta, yukrıdaki hikâyenin benzeri anlatılmakla birlikte, farklı olarak; Fatih şehri üçe bölerek, bir bölümünü Bizans’a (İstanbul) yolladı. Diğer bir kısmı, 800 kadar genç erkek ve kızlardan oluşmaktaydı. Bunlardan bazılarını kendisine ayırdı. Bazılarını etrafına hediye etti. David’in kızı Anna’yı yanına aldı. Ayrıca David’in kızı dışında, Duvera’lı Maria’yı da yanına aldı ve daha sonra onu oğlu Bayezid (B) ile evlendirdi. Daha sonra Maria, Gülbahar hatun ismini aldı. Gülbahar, Sultan Selim’in annesiydi. 1518’de öldü ve Hatuniyye Camisi yanında bulunan mozole’de defnedildi. Geriye kalan diğer Hıristiyan bölüme de vergi yükleyerek kendine bağladı.[2]

Bir diğer kaynağa göre; İmparator David, kendisi ve kadınları için can güvenliği istedi. Kaleyi ve kalenin çevresindeki bölgeyi teslim etti. Sultan’ın üzengilerini öpme şerefi verildi kendisine. Sultan’ın şefkat ve iyiliği yüzünden, kendisine duruma uygun hediyeler verildi. Ailesi ve ev halkı, taşınabilir mallarıyla “güvenliğin cennet mekânı” İstanbul’a gönderildi. Kale ve devletin diğer bölümleri fethedildi.Buralara bir vali, yargıçlar, kale komutanı ve muhafızlar atandı. Kafirlerin kalesinin genç erkek ve kızları, şimdi Sultan’ın olmuşlardı. Onların taşınmaz mallarını ve diğer eşyalarını kendilerine bıraktı. Bunlar kendi yerlerinde kaldı. Bunlara cizye ve diğer vergi boyunduruğu yüklendi. Bundan sonra tutsaklardan bir bölümü ve mallar, deniz araçlarına yüklenerek İstanbul’a gönderildi. Bu açıklama, Heath W. Lowry’ nin Trabzon seferinin Divan Katibi Tursun bey, bir başka ismiyle Tur’i Sina’dan yaptığı alıntıdır.[3]

Yukarıda kalın harflerle verdiğimiz, Fatih’in Trabzon seferinin Divan Katibi olduğu bilinen Tur’i Sina’ya ait olan cümle, Fatih ve ordusunun, fethettikleri yerlerde ele geçirdikleri genç erkek ve kızlara yönelik ilgilerini açıklar niteliktedir.

Yukarıdaki bütün yazılanları bir bir ve gayet analitik bir şekilde ele alan Heath W. Lowry, “Trabzon Şehrinin İslâmlaşması ve Türkleşmesi 1461 – 1583” adlı eşsiz eserinde, Fetih sonrası nüfusun büyük bir kısmının yerinde kaldığını, bu nüfusun daha sonra nasıl Müslümanlaştırlıdığını, Osmanlı kaynaklarına dayanarak ortaya çıkarmıştır.

Birde, Osmanlının Trabzon şehrine yerleştirdiği tespit edilen ve “Azaplar” olarak bilinen kişilerin gayri nizamı askerler, yani terörist yapıda insanlardan oluşması da ayrıca dikkat çeken bir konu olarak görülmesi gerekmektedir. Osmanlının bu kişileri tam olarak neden şehre yerleştirdiğini bilemiyoruz. Ancak ilk değerlendirmede, bu kişilerin, halkı sindirmek ve korkutmak amacıyla bölgeye yerleştirdiği akla gelmektedir.

Neticede, Trabzon'u da ele geçirerek, bu şehri de Osmanlı İmparatorluğuna katan Fatih, birkaç gün şehirde kaldıktan sonra, Kalipoli (Gelibolu) Sancak Beyi Kazım Bey'i (Bazılarına göre Kasım) Trabzon valiliğine atayarak kentten ayrıldı.


İslâmlaştırma faaliyetleri
Aslında Osmanlı, her ne kadar İslamlaşmayı bir devlet politikası haline getirmemiş olsa da, derebeyi ve diğer yöneticilerin bu konudaki gayretlerine ve bazı insafsız yaptırımlarına mani de olmuyor ya da olamıyordu. Bu durum, bugün Türkiye’de otoriter yapının bazı durumlarda, resmi politikasında bulunmadığı halde, bazı İslâmi oluşumlara veya Türk ırkçılığı yapan bazı gruplara karşı sessiz davrandığı gibi algılanabilir. Genelde Hıristiyan toplumun Müslümanlaşması, bazı kimselerin veya yönetici kesiminin zorlamasıyla gerçekleştiği gibi, mevcut kötü şartlardan, iç karışıklıklardan ve vergi politikalarından dolayı da kaynaklanıyordu. Yani Müslümanlaşma, tek bir nedene bağlı değildi.

Din değiştirme nedenlerinden en hafifi, Hıristiyan halka yapılan psikolojik işkenceydi. Buna örnek; her Hıristiyanın, her yerde ikinci sınıf muamelesi görmesidir.

Hıristiyanlar, özel hukuk (Müslüman kadınla evlenememe), usül hukuku (Müslümanlara karşı şahitliklerinin kabul edilmeyişi) ve ceza hukuku (Hıristiyanı öldüren Müslümana ölüm cezası verilmeyişi) açılarından olduğu kadar, sosyal kurallar açısından da Müslümanlardan daha aşağı statülere sahiptirler. Örneğin; Müslümanların giydiği elbselerden giyemezler, aynı kumaşları kullanamazlardı. Ermeniler’in şapka ve ayakkabıları kırmızı, Rumlar’ın siyah, Yahudilerin mavi olmak zorundaydı. Müslümanlar kadar yüksek ev inşa edemezlerdi. Evlerinin Müslüman mahallelerine bakan taraflarına pencere yapmaları yasaktı. Dini ayinlerini, Müslümanları rahatsız etmeden yapmak zorundaydılar; yani, çan çalamazlardı. Yeni kilise inşa etmeleri yasaktı; eskilerin tamiri için, Padişah’tan özel izin almaları gerekirdi. Bu kuralların yanı sıra, silâh taşımaları ve ata binmeleri de yasaklanmıştı.[4]

Yukarıdaki yasaklara ek olarak bir başka örnek; Müslümanlığın aleyhinde konuşmak yasaktı. Sokakta ve Müslümanların görebileceği yerlerde istavroz (haç işaretinin, iki omuz, karın ve alın arasında el ile çizilmesiyle yapılan dua) çıkaramazlardı. Düğün, seyran, gece, eğlence, vb. gibi organizasyonlarda Müslümanları rahatsız edecek gürültü yaratmaları yasaktı. Cenazelerinde dahi fazla gürültü yapamazlardı. Müslümanların dini bayram ve şenliklerine de katılmaları yasaklanmıştı.[5]

İslamlaşma ’da önemli rolü olan nedenlerden birisi de, ağır vergi koşulları altında ezilen insanların ekonomik çaresizlik içine sürüklenmeleriydi. Osmanlı vergi sistemi içerisinde o kadar çok vergi türleri vardı ki, burada saymakla bitmez. Kafa karışıklığına maruz kalmamak için burada sadece bir kaçı üzerinde duralım:

 

Cizye vergisi: Müslümanların fethettikleri yerlerde, Müslüman olmayanlardan alınan ve devlet teminatı altında bulunmanın karşılığı olan vergi, bir nevi kelle vergisiydi denebilir.

Avarız vergisi:olağanüstü durumlarda, divanın kararı ve Padişah’ın emri ile toplanan vergi türüydü.

Harac vergisi: Hıristiyanlardan alınan bir vergiydi ve Harac-i Mukassem ve Haracı Muvazzaf olarak ikiye ayrılıyordu. Harac-i Mukassam, elde edilen üründen, Harac-i Muvazzaf ise, toprak üzerinden alınıyordu.

.... devamı 'Karardı Karadeniz' kitabının ilk makalesinde...

 

Yazan: Vahit Tursun

12/07/2010

 

Not: Telif haklarını devrettiğimiz için, yazının tamamını yayınlama hakkımız  yoktur. Bütün haklar 'İletişim Yayınları'na aittir. Yazının tamamı 28 sayfa olup, tarihin akışını günümüze dek yansıtmaktadır. Devamını okumak için kitabı satın almalısınız!

Kitabın derleyicisi Uğur Biryol. Kitabın adı 'Karardı Karadeniz'. Kitabı "İletişim Yayınları", tüm kitapçılardan veya online kitap satan sitelerden temin edebilirsiniz.

 

 

 


[1]Yorgos Andreadis – Apo To Mitho Stin Eksodo s. 52 – 53

[2]Maliaris Pedia –  (Kollektif eser) O Pontos s281

[3]Heath W. Lowry – Trabzon Şehrinin İslâmlaşma ve Türkleşmesi 1461-1583 s.19

[4]Taner Akçam - Siyasi kültürümüzde zulüm ve işkence - İletişim Yayınları 1992 s. 62-63

[5]Kostas Fotiadis –  İ Eksislamismi Tis Mikras Asias Ke O Kriptoxristiani Tu Pontu s. 160-161